Daha önce hiç ağladınız mı?

Mesela sevince? Ya da sevilince? Peki ya ayrılınca? Terk edilince? Kazanınca? Kaybedince? En mutlu anınızda? Unutunca? Unutulunca? Önemsenmeyince? Haksızlığa uğradığınızda? Ya haklıyken? Ve en önemlisi; Günahlarınıza hiç ağladınız mı?

Ağlamak, farkındalık başlayınca, başlar. Kişi önce farkına varır, anlar ve sonra ağlar. Burada önemli olan, bu farkındalıktan sonra değişimi başlatmaktır.

Farkına varmanın, anlamanın, ağlamanın ve değişimin hikâyesi…

Bir imam arkadaşımla otururken, bana hikâyesini yazmam için cami cemaatinden birini tavsiye etti. Ben de tavsiyesi üzerine imamlık yaptığı Bağcılar’daki camiye gittim. Akşam namazı için abdest aldım. Akşam vaktinin girmesine epey vardı. Caminin avlusunda dolaşarak ve fotoğraflar çekerek ezanı bekliyordum. Ezanın okunmasına az bir zaman kalınca cami cemaati de yavaştan camiye girmeye başladı. Cemaatten yaşlı, genç, çocuk; her yaştan insan vardı. Ezan okundu, namazı kıldık. Namazdan sonra arkadaşım beni Osman amca ile tanıştırdı. Oturduk, konuştuk, tanıştık. Sonra başladı anlatmaya:

‘Adım Osman, 59 yaşındayım. Yozgat’ın köyünde doğdum, büyüdüm. Ben 3 yaşındayken babam bir kavgaya karışıp birini bıçaklamıştı ve yaklaşık 6 yıl cezaevinde kaldı. O süreçte bize dedem baktı. Babamın pek bir dini bilgisi yoktu. Namazlarını bazen kılar bazen kılmazdı. Annem ise namazını aksatmayan büyüklerinden gördüğü şekliye ibadet eden dindar bir anadolu kadınıydı.

İstanbul’a 13 yaşında geldim. Gelme sebebim de babamın benimle ilgili gelecek planlarının bana uymamasıydı. Çünkü babam ‘Şimdi 40 koyunumuz var. Sen çobanlık yaparak koyunları otlatırsın. Tarlalarımızı süreriz. İşlerimizi büyütürüz.’ Şeklinde köydeki gelecekleri hakkında benim üzerimde planları yapardı. Ben ise bu gelecek planında yer almak istemiyordum. Çünkü bana göre değildi. O sıralar dayım da İstanbul’a boya ustası olarak çalışmaya gelecekti. Ben de babamın haberi olmadan, annemin bilgisi dahilinde dayım ile beraber İstanbul Fatih’teki Koca Mustafa Paşa’ya geldim. Dayımla beraber boya işi yapıyorduk. Dayım usta ben ise çırak.’

Osman amca ve dayısı çalıştıkları inşaatta kalmışlar. Yatacak yerleri orasıydı. O soğuk kış günlerinde her biri sadece 2 battaniye kullanıyormuş. Birini yere serip zemin ile aralarına koyuyorlar diğerini de üstlerine atıyorlarmış. Odun yakıyorlarmış ısınmak için. Odunlar yanıp kül olunca ve ısısı bitince tekrardan zemheri soğuklar misafir oluyordu. Gerçi onlar misafir oluyordu soğuklara.

‘Dış sıvası yapılmamış ve çoğu yeri tamamlanmamış bir inşaat dairesinin odasında günlerimiz geçiyordu. Dayımla 1.5 yıl çalıştım. Sonra dayım evini Yozgat’tan İstanbul’a getirdi. Ben de iş değiştirdim. Önce mobilyacıda aylık 100 lira maaşla çalıştım. Sonra tekstil işine girdim orda ise 250 lira almaya başladım.’

Hayatı öylece akıp gitmiş Osman amcanın. 13 yaşında geldiği İstanbul’a kısa bir zaman sonra ayak uydurmuş ve alışmış bu koca şehrin sert havasına.

Köyde doğup büyümüş insanlar fıtraten temiz olurlar. Osman amcamız da öyleymiş. Henüz 16-17 yaşında bu temiz fıtratını göstermiş insanlara; halim selim kişiliği, yanlışı gördü mü çekinmeden dile getirmesi ve işini dürüst bir şekilde yapması çalıştığı yerde takdir toplamış. Tekstildeki iş arkadaşları ona saygı duymaya başlamış.

Tekstil sektöründe çalışanlar daha iyi bilirler. Çalışma ortamında haremlik selamlık pek olmaz ve kadın erkek ilişkilerinde rahatsız edecek derecede rahatlık vardır. Hatta bazen kötü durumlara da kapı aralanabilir. Tıpkı Osman amcanın başından geçenler gibi. 16-17 yaşında bir genç düşünün, memleketinden uzak, bataklıklarla dolu bir şehirde… Kanın kaynadığı aynı zamanda daha kişiliğin oturmadığı bir yaş ve her şey nefsin kontrolünde. Bir kadın çalışan tarafından kendisine çirkin bir teklifte bulunulmuş.

O an zaman işlemeye başlıyor. Nefse hoş gelecek bir teklif. Bütün her şey sus pus… İç alemde bir hesaplaşma ve çekişme. İyi ile kötü, doğru ile yanlışın kavgası… Aman yarabbi…

‘Kabul etmedim çünkü böyle şeyler bana çok yanlış geliyordu. Aldığım terbiye buna asla izin vermiyordu.’ dedi. Böyle çirkin bir tekliften ve onu Allah’ın yardımıyla reddettiğinden bahsederken gözyaşları birkaç saniye ötede bizi bekliyordu.

Aradan yıllar ve yollar geçmiş. Osman amca hem zaman hem de mekânlar değiştirmiş. Askerlik yapmış sonra evlenmiş. Tekstil işinde kendini geliştirmiş. Yurt dışına gitmiş. Hollanda’da 3.5 yıl kalmış. Orda başından bir olay geçmiş. Anlatıyor:

‘O zamanlar daha İslami bir bilincim yoktu. Ama etrafımdaki arkadaşlara göre biraz daha iyi bir durumdaydım. En azından küçükken aldığım terbiye benim için iyi bir azıktı. Avrupa’ya gitmiştim 30’lu yaşlardaydım, arkadaşlarımla birlikte Hollanda’da akşam dolaşıyorduk. Bir bara gidelim dediler. Ben de ortama ayak uydurayım dedim ve onlara eşlik ettim. Oturduk, aradan birkaç dakika geçti kıyafetleri pek uygun olmayan garson bir kadın siparişleri almak için masamıza geldi. Arkadaşlarım alkollü içecek siparişi verdi. Sıra bana geldi ben de çay istedim. Çay yoksa su diye ekledim. Ben bunu söylerken kadın bana tuhaf bir şekilde baktı. Yanımdakilere ‘bunun neyi var?’ diye sordu. Arkadaşlarım da ‘O dikkatli müslüman’ şeklinde konuştu. Kadın bunu duyunca ‘Aa gerçektin mi? Ben de ne zamandır İslam’ı araştırmak istiyordum. Bana yardımcı olur musunuz lütfen?’ diye sordu. Ben de fazla bilgi sahibi olmadığımı ama tanıdığım birileri olduğunu ve isterse onlarla tanıştırabileceğimi söyledim. Birkaç gün sonra onu tanıdığım bir imamla tanıştırdım. 2-3 yıl geçti. Bir gün yine iş çıkışı Hollanda’da caddede yürürken çarşaflı biri çıktı karşıma. Mutlu bir şekilde ve gülerek:

‘Beni tanıdın mı?’

‘Özür dilerim ama çıkaramadım.’

‘Hani arkadaşlarınla bara gelmiştin… O garson kadın…’ dedi.

Çok şaşırdım. Çünkü o kötü ortamda ve kötü bir kıyafetle gördüğüm kadın ne kadar da değişmişti. Sonradan müslüman olan bu insanlar İslam’a bu kadar ihtiyaç duyarken ve hemen iman ederken. Biz, daha doğrusu ben niçin böyleyim?’

İbretler ve sorular…

Osman amca Türkiye’ye dönmüş 4 çocuğu ve eşiyle birlikte hayatlarına devem etmiş. Aradan yıllar geçmiş yaş 44’e dayanmış. İş hayatı da İstanbul’da tekstil sektöründe modelleme pozisyonda rutin devam etmiş. Sabah erken saatlerde işe akşam geç saatlerde eve hafta sonu pazar günleri arkadaşlarıyla mahalle kahvesinde kâğıt oyunları… Böyle bir hayat…

Oturdukları mahallede şeker dükkânı olan bir esnaf varmış. Okul derslerinden anladığı ve dini bilgisi olduğu için en büyük çocuğu Faik de onun dükkânına gider hem ders çalışır hem de dini eğitim alırmış. Aynı zamanda mahallenin mescidinde de arkadaş çevresi yapmış dersten sonra gider orda namazlarını kılar ve arkadaşlarıyla takılırmış.

‘Faik bir Pazar günü benim de kendisiyle gelmem için ısrar etti. Gittim ‘Baba ben ders almaya gideceğim. İstersen mescidde otur. Dersimi alınca birlikte çıkarız. O ders almaya giderken ben mescidin kitaplığında bir kitap gördüm ‘Yaratılış Gayemiz’. Aldım okudum, okudum, okudum… Biraz tuhaf olmuştum. Ben niçin yaratıldım? Dünya’ya gelme gayem neydi? Bu gibi sorular. Kafamı iyice kurcaladı. Kitabı okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Birden Faik geldi. Ben de kitabı bıraktım ve çıktık. Ama kitabın etkisinden hâlâ çıkmamıştım.’

Aradan günler geçmiş. Osman amcanın hali değişmeye başlamış. Evet, yine evden işe işten eve geliyor. Yine erken çıkıp geç geliyordu. Çocuklarının rızkını taşıyordu. Ama artık yanında çocuklarının rızkı dışında bir şey daha taşıyordu. Sorular, sorular, sorular… Ben kimim? Niçin yaşıyorum? Hayat niçin var? Ben ne yapıyorum? Ne yapmalıyım?

Kahve ortamından yavaş yavaş soyutlanıyor. Kendini hesaba çekiyordu.

‘Faik namaz kılmayı öğrenmiş ve çok sevmişti. Her sabah namazında ev halkını namaz için uyandırırdı. Beni de her zaman çağırırdı ama ben kalkmazdım. Çünkü namaz kılmıyordum. Yine bir sabah uyurken birden yüzüme bir bardak suyun dökülmesiyle uyandım. Uyanır uyanmaz Faik’in aceleyle kaçtığını gördüm. O sinirle onu kovaladım. Odaya saklandı.

-Aç kapıyı!

-Hayır, açmayacağım!

-Aç kapıyı dedim sana! Aç!

-Hayır, açmayacağım. Su döktüğüme de pişman değilim. Yine uyanmazsan yine dökerim. Yarın yine dökeceğim. Niçin namaza kalkmıyorsun?!

O an ne yapacağımı bilemedim(ağlayarak anlatıyor). Benim çocuğum, yetiştirdiğim terbiye verdiğim oğlum bana hayatımın dersini veriyor’

Osman amcayı birkaç dakika boyunca dinleyemedim. Hıçkırıklar buna izin vermiyordu. O gece sabaha kadar yatamamış. Okuduğu kitabın üzerine gelen bu olay onu iyice sıkıştırmıştı.

İşini değiştirmiş farklı bir işe girmişti. Orda müslüman şahsiyetli biriyle tanışmış ve bu tanışıklık onun hayatını düzene sokmuş ve güzelleştirmişti. Tanıştığı kişi ona

‘Sadece bizim namaz kılmamız yetmez. Etrafımızda bu kadar namaz kılmayan insan varken Allah bunun hesabını bize sormaz mı? Bu insanlara namazı öğretmemiz ve hidayetlerine vesile olmamız lazım.’

Osman amca etkilenmiş ve bu konuşmanın üzerine tanıdığı bir kitapçıya gitmiş. İş yerinde çalışan kişi sayısınca namaz kitapçığı almış, küçük sureleri bir kâğıtta toplayıp fotokopi ile çoğaltmış. Başlamışlar çalışanlara İslam’ı anlatmaya. İş yerinde kadınıyla erkeğiyle 140 kişi varmış ama sadece 2 kişi namaz kılıyormuş. Osman amcanın pek bir bilgisi de yokmuş ama okuduğu birkaç kitap onu derinden etkilemiş. Okuduklarını öyle içten ve samimi bir şekilde anlatıyormuş ki çalışanlar etkileniyormuş. Sureleri ezberleyemeyeceğini çünkü zamanın olmadığını dile getirenler için de bir yol bulmuş. Kişilerin çalışırken kullandığı dikiş makinasına üzerinde surelerin olduğu küçük fotokopi kâğıtlarını yapıştırmış. Bu kâğıtlar makinanın üzerinde ve tam göz hizasında durduğu için ‘Şimdi daha iyi ezberlersin. Arada buraya göz atıp harf harf olarak da ezberlesen Allah’ın izniyle muvaffak olursun.’ diyormuş. Bu davet çalışmaları sonucu 140 kişi de namaza başlamış. Tekstilin çirkin havası değişmiş. Kadınlar örtünmüş. İnsanlar hayat bulmuş. Aslında daha doğru bir ifadeyle kendilerini bulmuş. Üstadın dediği gibi ‘İman insanı insan eder.’

İşyeri patronları bundan rahatsız olsalar da Osman amcayı işten çıkaramazlar. Çünkü Osman amca tekstilin en önemli moddellemecisi ve işini çok iyi yapıyor. Patronlar Osman amcayı işten çıkarmayı düşünecek olsalar bununla birlikte işlerinin kalitesinin düşeceğini ve gelirlerinin azalacağının da hesap etmek zorunda kaldıkları için vazgeçiyorlar.

Osman amca birkaç defa daha iş değiştirmiş. Her gittiği yerde aynı faaliyetleri yapıp insanlara iyi, güzel ve asil olan her şeyi yani İslam’ı götürmüş. Hayatının tek gayesi bu olmuş. İnsanların bu güzelliklere erişmesi onu her zaman duygulandırmış ve mutluluktan ağlatmış.

Osman amca şimdi emekli ve hidayet yolunda kendisine ilk kapıların açıldığı o mescitte müezzinlik yapıyor. Aynı zamanda kelime mealli Kur’an-ı Kerim ile 50 yaşında başladığı hafızlığını devam ettiriyor.

Yazının başında ağlamaktan bahsetmiştik. Osman amca kimse duymasın diye serin gecelerde yatağını evinin terasına taşır ve günahları için hüngür hüngür ağlarmış. Boşuna geçirdiği 44 yılın günahları için…

İşlenen bütün günahların affı için bizden sadece ibadet ve birkaç damla gözyaşı isteyen Rabbim.

Sen ne büyüksün!

Ömer POLAT Söz & Kalem Dergisi 

Osman Amca…

Köşe Yazıları, slider |

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>